Ana sayfa | Yusuf Koçak | Madalyon

Madalyon

Yazı boyutu: Decrease font Enlarge font

insanlar, madalyon gibidir" demişti bi' dostum. Herhalde, madalyonun iki yüzü olduğunu düşünmüştü bunu söylerken. Görünen ve ortaya çıkan yüzler... Bu sözün yabana atılır bir söz olmadığı ortada. Zira, aynaya bakmamız yeterli. Hepimizin içinde kaynayan sular, fokurdayan ırmaklar var. İçinde akıp gittiğimiz, içine akıp gittiğimiz, bazen de içimizden taşan sıcak sular...

Hayatlarımızın ortak noktaları var bir de. Orta asyanın tam ortasındaki bir İspanyolla, Afrikanın güneyindeki bir Türk aynı şekilde davranabiliyor. Nerede ve kim olduğumuza bakmaksızın kaynayan suları, taşan nehirleri görmek zor değil. Herhangi bir yerdeki herhangi bir kişinin içinden geçenler hep aynı. Tüm görünür farklılıklara rağmen... Madalyonların da görünen yüzleri hep farklı. Tüm madalyonların bir de görünmeyen yüzü var. İnsanların renkleri farklı, duyguları , korkuları, arzuları, hesapları aynı...

Günlük hayatta yakınımızdaki insanlar, madalyonun görünen yüzünü görüyorlar. Biraz daha az görüştüklerimize ve sorunlu olduğumuz kişilere madalyonun diğer yüzünü göstermekten çekinmiyoruz. İç dünyamızın labirentlerinde dolaşmalarına izin veriyoruz. Bu labirentler bazen pis kokabiliyor. İlgisizlikten çöpleri birikmiş sokaklar gibi ziyaret edilmiyorlar. Geçen olmuyor o labirentlerden. İçeri kimseyi almıyoruz. Temizlikçiler bile giremiyor o sokaklara. Polislerin giremediği mahalleleri düşün. Polislerin giremediği mahallelere giren polisleri düşün.


Her madalyonun kendine göre bi değeri ve rengi var. Kazanılmış bir zafer sonrası verilen madalyonlar. Kaybetmişlerin gözüne sokarcasına. Kimlerin hakkı var o madalyonlarda ? Madalyonu veren kim ? Kimin tarafında ?
Madalyonun arka yüzünde olan resmi kimse görmek istemiyor. Kimse de göstermek istemiyor. Ama orada bir resim var. İçimizin pislik dolu labirentleri gibi karmakarışık ve iç bunaltıcı.


Kavga ettiğin anı düşün. Yumruklarını sıktığın anı... Saçlarından tutup, yerden yere savurmak istediğin anı... İçini gördüğü günü düşün. Seni tanıyamadıkları günü, "seni hiç tanımamışım" dediğin kişileri.


Tüm sana yakın sırların, asıl senden saklı kaldığını düşün. Sırlarıyla ölüp giden pek az kişi var. İçindekileri bir şekilde dışarı çıkartarak ölüyor insanlar. Madalyonu gömmüyorlar nedense. Hem gizli ve pis, hem de temizlenmesi gerekiyor. Ölmeden önce sırlarını ifşa edenlerin aklından geçenler bunlar herhalde.
İnsan, ikiyüzlülüğünü itiraf ediveriyor. Kızgınken, ağlarken, istediğini elde etme umudu kalmamışken, terkederken, terkedilirken, inlerken, izlenirken...


İçimizde saklı tuttuklarımızın başkalarının içinde saklı tuttuklarıyla çarpıştığı bir tuhaf dünya kurduk. İlişkiler içerde, içimizde şekilleniyor. Dışımızdakiler, ilkokul çağındaki çocukların tenefüs eğlencesi gibi. Derse girinceye kadar su içilecek, simit yenecek, koşulacak sınıfa hep geç girilecek. Basit, karışık görünmeyen, rutin işler. Tenefüs zili çalıncaya kadar bekleşenler...


Oysa içimiz... Kaynayan sular, seller, pis labirentler, ince hesaplar, çarpışmalar ve daha neler neler...


Madalyonun iki yüzü var. İki insanın ikişer yüzü, etti dört. Yüzlercesinin yüzlercesi... Çok güçlüyüz çok. İki atlıya bizden ikiyüzlü bir kişi yeter.

 

 

Bu Haber 610 kez okundu. Facebook'ta Paylas

Yorum akışlarına abone olun Yorumlar (0 gönderen):

Yorumu gönder comment

  • email Arkadaşına gönder
  • print Yazdır
Rate this article
0