Ken Yu Spik İngiliş ?
Okul sıralarında dirsek çürüttük. Buna değdi mi? İşte bu soru son çeyrek yüzyılın en çetin sorularından biri. Buna değdi mi? Daha da çetin bir soru var ki karşımızda,cevaplayabilenleri şimdiden kutluyorum: Çocuklarımızı okula göndermeye devam edecek miyiz?
Ben ortaokulda ingilizce dersleri aldım.Lisede bir yılım sadece ingilizce öğrenmekle geçti. Üniversitede ise ingilizceden muaftım.Ama benimle aynı okulu bitirmiş arkadaşlarım bu muafiyeti kazanamamışlardı. Hemen hepsi onca aldıkları derse rağmen üniversitede bile ingilizceyi temel düzeyde yeniden öğrendiler.Üniversiten mezun oldular. Hiçbiri ingilizce konuşamıyor,yazamıyor,anlayamıyordu -benim durumumun neden farklı olduğunu daha sonra anlatacağım-. Bu arkadaşlarım, okullarını güzelce bitirdikten-ve ingilizce de dahil olmak üzere tüm dersleri başarıyla geçtiklerini belgeledikten-sonra,iş için başvurularda bulundular. Bazı işverenler ingilizce bilen elemanlar arıyordu. İngilizce bilip bilmediklerine o anlarda karar veremediler. İngilizce derslerine girmişlerdi ve okullarından da geçer not almışlardı ama ingilizce bilip bilmedikleri sorusuna verecekleri cevapları bir süre düşünerek cevapladılar. Tam o anda, yazımın başında ortaya attığım o çetin sorunun onların da akıllarında filizlenmeye başladığını söyleyebilirim. Elbette o anda hiçbiri, okul hayatları boyunca toplam kaç saat ingilizce dersine girdiklerinin hesabını yapmadı.
Ve yine elbette o anda arkalarını dönüp gitmediler. İş başvurusunu sonuna kadar zorladılar. Bildikleri ve yapabildikleri şeylerden bahsederek İngilizce bilip bilmediklerini gizlediler. Bu konuda konuşmak istemediler. İçinde "İngilizce bilen" ifadesi geçen ilanlarla bir daha ilgilenmediler. Kendilerine uygun iş yerleri bulabilen ler çalışmaya başladı. Boş vakitleri olup da herhangi bir yerde iş bulamayanlar kendi kendilerine düşündüler.Neden "ingilizce biliyorum" diyememişlerdi? Ya da, neden "İngilizce bilmiyorum"? Hemen bir ingilizce kursuna yazılarak İngilizcelerini geliştirmek istemişlerdi. İşsizdiler kursa verecek paraları da yoktu. Babaları onların kurs parasını temin etti. Kurslarda verilen eğitim en baştan başlıyordu. Ve zaten ne yazık ki, ingilizce öğrenmeye en baştan başlayacak düzeydeydiler. Bunca zaman okulda aldıkları derslerin toplam sayısını oturup hesaplamadılar. Hayat devam ediyordu ve geriye bakıp da bunun muhasebesini yaparak canlarını sıkmak istemediler. Ama benim canım sıkıldı ve bunun hesabını yaptım. Ortalama olarak haftada 2 saat ingilizce dersi görüyorduk ortaokulda.
Lisenin de normal bir lise olduğunu kabul edersek orada da 2 saat olarak ele alalım. Şimdi sanırım ilköğretim 4.ve 5. sınıflarda da var ingilizce, bunları da dahil edersek,üniversiteye de bu kadar pay verelim ve şöyle diyelim tüm eğitim hayatı boyunca her hafta iki saat ingilizce öğrendik. Bir yılda 52 hafta var. Bunun yarısı tatil olsun, biz ona yaklaşık olarak 25 hafta diyelim. Her yıl 25*2=50 saat yapar. 4.sınıftan itibaren başlatalım, 5 yıl ilköğretimde,4 yıl lisede,1 yıl da üniversitede,toplam 10 yıl yapar. Her yıl 50 saatti,onla çarparsak toplam 500 saat yapar. Demekki tüm aldığımız ingilizce dersleri sayısı 500 saat. Şimdi bu 500 saat ders için yaptığımız zorunlu harcamaları da gözümüzün önüne getirelim: Kalemler,defterler,okula gidiş geliş masrafları,tenefüslerde yediklerimiz,okul kıyafetleri,bağışları...Devletin ödediklerini de sıralayalım:Öğretmen maaşları,ek ders ücretleri,ısınma giderleri,aydınlatma giderleri,su faturaları,demirbaşlar,yan hizmetlerin maaşları,evrak vb. masrafları,okul tadilatları ve diğer aklımıza gelmeyen bir çok sabit ve değişken giderler...Tüm yatırımlar bizim ingilizce de öğrenebilmemiz için yapıldı. İngilizce konuşabilmemiz,yazabilmemiz ve anlayabilmemiz için. Öyle değil miydi ? İngilizce derslerini başka bir amaç için alıyor olamazdık değil mi? Elbette bunlar için aldık bu dersleri. Peki biz neden ingilizce konuşamıyoruz? Neden İngilizce konuşan birini anlamıyoruz? Neden İngilizce bir mektup bile yazamıyoruz? What is your name? My name is Ali. How are you? Fine.Thanks, and you? I am fine too. İşte hepsi bu. 500 saat ingilizce dersine girmiş ortalama bir Türk öğrencinin ingilizce birikimi...Neden?
Bu örnek tarih,coğrafya ve temel bilimler için genişletildiğinde biraz daha utanabiliriz ama bu utanç şimdilik bizim yazımız için yeter. O derslere açılım yapmayacağım.
Ben İngilizce konuşabiliyorum,anlayabiliyorum,yazabiliyorum. Bunu neye borçlu olduğumu söyleyeyim size. Babamın beni, lisede ingilizce dersleri aldığım yılın yazında, ingilizcemi geliştirebilmem için turistik bir yere götürmesine borçluyum. Mevlana müzesine gelen yabancı turistlerle konuşmaya çalışmama borçluyum. O yaz, hiç tanımadığım insanlarla konuşma,tanışma cesaretini bulup,babamın kendimi geliştirmem gerektiğini bana göstermesine borçluyum. Ne babam ingilizce biliyordu ne de ben. Babam ingilizce bilmiyordu ama nasıl ingilizce öğrenebileceğimi biliyordu. Oysa okuldaki öğretmenlerim ingilizce biliyordu, ama benim nasıl ingilizce öğrenebileceğimi bilmiyorlardı. Onlar biliyorsa bile o zaman o okullardaki eğitimi organize edenler bilmiyordu. Ben tam bir yıl ingilizce öğrenmek için okula gittim gittim geldim,gittim gittim geldim. O yılın yazı Mevlana müzesindeki ilk ingilizce konuşma deneyimimi hatırlıyorum da, ayakkabı boyacılığı yapan çocuklarla kendimi kıyasladığımda çok utanmıştım. Tam dört dil biliyorlardı.
Evet en az dört yabancı dil. Belki çok kapsamlı değildi bildikleri diller. Belki dilin gramer yapısını bilmiyorlardı ama işlerini görecek kadar da olsa çatır çatır konuşuyorlardı. Ben tüm gramer kalıplarını ve bir çok kelimeyi bildiğim halde tek bir cümle dahi kuramıyordum. Bu çok saçma bir durumdu. Bu ayakkabıcı çocuklardan bazı cümleler öğrenerek kendimi geliştirmeye başladım. Daha sonra halı-kilim satıcılarıyla tanıştım.Ve ingilizcemin temellerini böylece atmış oldum. Babam sağolsun. Şimdi ingilizcem zaman zaman zayıflasa da her an derdimi anlatabilirim,konuşabilirim,yazabilirim bir çok şeyi anlayabilir hatta çevirebilirim. İşte bu bana yetiyor. İngilizce konuşmam gerektiği zamanlar için kendime güvenim var.
İngilizce bilip bilmedikleri sorusuna işgörüşmelerinde hemen cevap veremeyen arkadaşlarım ise şimdi kendilerine olan güvenlerini de yitirdiler. Defalarca ingilizce kurslarına katıldılar ve sadece bazı önemli sınavlarda puan alabilecek kadar ingilizce biliyorlar. Hiçbiri ingilizce konuşamaz,yazamaz. Bir çoğu bu sınavlara katıldıktan ve istedikleri puanları aldıktan sonra ingilizceyi bıraktılar. Çünkü konuşamayacaklarını düşünüyorlardı ve haklılardı. Bazı arkadaşlar yurtdışına gittiler. Onlar,eminim mükemmel bir şekilde ingilizce konuşabiliyorlardır. Hem de öyle 500 saat bile zaman geçirmemişlerdir ingilizce öğrenebilmek için. Ben, bu çarpıklıkta kabahati sadece eğitim sistemine yüklemiyorum. Tembellik etmedik mi? Ettik. Dersleri asmadık mı? Astık. Kopya çekmedik mi? Çektik. Hatalıyız.
Ama tüm bunlara rağmen kabahatin büyüğü eğitim sistemimizi bozanlarda. Bozanlarda diyorum çünkü, babamın aldığı eğitim sayesinde babam görebildi benim ingilizcemi okulda geliştiremeyeceğimi. Babalarımızın aldığı eğitim, gerçek eğitimdi tüm eksikliklerine rağmen. Babalarımız bizden daha iyi. Ben açıkcası, bu ve buna benzer hesaplar yaptığım zaman,genel bir sonuca ulaşıyorum. Yazımın başındaki o çetin sorularda bu noktaları birleştirince ortaya çıkıyor. Yaptığım hesaplar gösteriyor ki, bizim eğitim sistemimizde kasıtlı bir ezbercilik var. Kasıtlı olarak yapılmış tüm bunlar. Tüm bu verimsizlik ve boşa geçen yıllar planlanmış. Bunu kimin planladığını bilmiyorum. Ama bu kadar büyük bir başı boşluk olamaz.Çünkü ortada ciddi bir yatırım var.Finanse edilmiş ve edilmeye de devam ediyor. Bu, gerçekte ürünü cehalet olan büyük bir komplo. Bu, bizi miskinleştiren,uyutan hileye iten büyük bir oyun. Ve bu oyun devam ediyor. Bugün okula giden herhangi bir çocuğa sorun şu soruyu: Bu elindeki test yaprağını öğretmenin sana ne için verdi? Birinci sınıftaki çocuğa sorun: Bu soruları neden yapman gerekiyor? Tümce ne demektir? Birinci sınıf test yapraklarında geçen "tümce" kelimesinin ne anlama geldiğini sorun. Annesine sorsa çocuk cevap alamaz. Babasına sorsa cevap alamaz. Sorular böyle başlıyor test yapraklarında daha birinci sınıfta:"Aşağıdaki tümcede yer alan kelimelerden..."
Düşünebiliyor musunuz? Annesi anlamıyor ki kendisi anlasın da sonra soruyu çözsün. Bu çocuk bu soruyu anlayamadığını söyleyemiyor. Eğer anlayamadığını söylese annesi kızacak. Öğretmeni kızacak.O yüzden anlayamadığını kimseye söylemiyor. Kimse de ondan o soruyu anlamasını beklemiyor. Herkes onun öğretmeninin verdiği ödevleri yapmasını istiyor. Derslerine çalışmasını istiyor. Akşam olunca TV seyretmemesini istiyor. O da herkesin istediği şeylere odaklanarak onların istediklerini yapıyor. Ödevlerini yapıyor, derslerine çalışıyor,TV seyretmemiş oluyor. Çocuk orada o dersin başına oturduğunda TV seyretmeme görevini yerine getiriyor.Herhangi bir şeyi anlaması beklenmiyor.Annesi öğretmenine kızamaz. Bu ne diyemez."tümce" nedir hocam diyemez. Derse alır cevabını. Çocuk zaten soramıyor kimseye. Ne olacak peki? Tıpkı işveren " ingilizce biliyor musun?" diye sorduğunda o konuyu geçiştiren üniversite mezunu arkadaşım gibi, o birinci sınıftaki çocuk da mümkünse bu kısmı geçiştirecek. Asla test yapraklarının neden çantasında olduğunu bilmeyecek. O test yapraklarındaki soruları çözebilir mi? Sizi şaşırtacak bi' şey söyleyeyim mi? Evet çözer. O çocuk o soruları çözecek. Bunun nasıl olduğunu aslında siz de ben de iyi biliyoruz değil mi? Çocuk o soruları çö-ze-cek! Bir şekilde çözecek. Herkes nasıl çözüyorsa o da bir şekilde çözecek. Çözmedik mi? Üniversitelerden mezun olmadık mı? 500 saat ingilizce derslerine girmedik mi? Hepsinden geçer not almadık mı? Olduk,girdik,aldık. Hepsini de yaptık. Aslanlar gibi okuduk. Okuduk okumaya da...
Benim işte aklıma takılan bi' şey oldu.Daha da doğrusu bir kaç şey:
1) Biz neden ingilizce konuşamıyoruz?
2)Okul sıralarında dirsek çürüttük. Buna değdi mi?
3)Çocuklarımızı okula göndermeye devam edecek miyiz?







Yorumu gönder